RSS

Monthly Archives: August 2011

Liseli baykuşlar..

 

 

 

 

 

Baykuşlar, 2005 yılında ilk olarak keşif heyetiyle ziyaret ettikleri Ağrı Naci Gökçe Lisesinde verilen eğitimden memnun kalmış olacaklar ki, yüzlerce baykuş şimdiler de okul bahçesini mesken tutmuşlar..Okuldaki öğrenciler teneffüslerde baykuşlarla oynuyormuş.

 

Advertisements
 
Leave a comment

Posted by on August 26, 2011 in hayvan haberleri

 

reklam yıldızı /kutup ayısı

http://www.dailymotion.com/video/xew99s

 
Leave a comment

Posted by on August 26, 2011 in Uncategorized

 

Mr. Popper’s Penguins/ Babamın penguenleri..

Jim Carrey, filmle ilgili şunu şöylemiş. “Ayrıcalıklı ve daha önce izlediğiniz hiç bir filme benzemeyen bir film. Ben de bildiğiniz Jim Carrey’im, biraz çılgın, eğlenceli ve uçlarda. Ailelerin hiç unutmayacağı bir filmde yer almak istedim. Kimi oyuncular çocuklar ve hayvanlarla beraber çekim yapmayı sevmezler ve onların sevimliliği ve masumiyetinin gölgesinde kalmaktan korkarlar ama ben de tam olarak bunu istiyordum.”
Ben de Jim Carrey’e katılıyorum, insanların aksine tüm hayvanlar SEVİMLİ ve MASUMDUR..

 
Leave a comment

Posted by on August 25, 2011 in hayvan sevdiren filmler

 

Kıbrıs Gönendere Köyünde karın tokluğuna çalışan tarım işçileri..

Kıbrıs’ın Gönendere köyünde yaklaşık 100 kadar beyaz balıkçıl, grup halinde çalışarak tarla ve bahçelerdeki zararlı böcek ve çekirgeleri yiyerek çiftçiye yardımcı oluyormuş. Çiftçiler bu yeni yardımcılarından çok memnun kaldıkları için av mevsimi başlaması nedeniyle endişeli ve avcılara rica ediyor lütfen balıkçılları vurmayın.Ben de çiftçilerle aynı dilekteyim.Lütfen balıkçılları vurmayın.Çok yaşayın beyaz balıkçıllar !.Bu zamanda kendi isteğiyle böyle karın tokluğuna çalışacak işçi nerde görülmüş..Haber kaynağı:Kıbrıs Gazetesi.com(25.8.2011)

 
Leave a comment

Posted by on August 25, 2011 in hayvan haberleri, Uncategorized

 

Kadınlar, rüyalar, ejderhalar../Ursula K.Le Guin

 

 

 

 

 

 

 

 

Ejderhaları, insan olmadıklarına göre hayvandan saymak lazım gelir.

Bir deneme kitabıdır, alttaki alıntı tanıtım amaçlıdır.

““Ben, insanın her şeyin veya fazla bir şeyin ölçüsü olduğunu düşünmüyorum.İnsanın hiçbir şeyin sonu veya son noktası olmadığını ,ortası hiç olmadığını düşünüyorum.Ne olduğumuzu kim olduğumuzu ve nereye gittiğimizi bilmiyorum, zaten bildiğini söyleyenlere de inanmıyorum-belki son senfonisinin son bölümünde Beethoven hariç.Bildiğim tek şey, burada olduğumuz ve bu gerçeğin farkında olduğumuz,bu gerçeğin bizi farkında olmaya, kulak vermeye zorladığıdır.Çünkü biz nesne değiliz.Bu esas olandır.Biz özneyiz, aramızda bize nesneymişiz gibi davrananlar yanlış,insanlık dışı, doğaya karşı davranıyorlardır. Ve bizimle birlikte, en büyük nesne olan doğa, onun yorulmadan yanan güneşleri, dönüp duran galaksi ve gezegenleri, kayaları, denizleri, balıkları ve eğreltileri, köknar ağaçları ve küçük tüylü hayvanları, hepsi özne oldular. Onlar bizim bir parçamız, biz onların bir parçası olduğumuz için.Etimiz, kemiğimiz.Biz onların bilinciyiz.Eğer, biz bakmayı bırakırsak, dünya kör olur.Eğer biz konuşmayı ve duymayı bırakırsak, dünya sağır ve dilsiz olur.Eğer düşünmeyi bırakırsak düşünce olmaz.Eğer kendimizi yok edersek, bilinci yok ederiz.Bütün bunları , görmeyi, duymayı, konuşmayı, düşünmeyi, hissetmeyi, hepsini birer birer yaparız. Büyük mistikler ortaklıktan daha derine indiler ve herşeyin özdeşliğini hissettiler. Fakat, biz sıradan ruhlar bunu yapamayız, belki sadece bir an, tüm hayatımız boyunca bir tek an yapabiliriz. Biz tekil kişiler olarak, ruh olarak birer birer yaşarız. Kişi, tek bir kişi olarak. Ortaklık umut edebileceğimiz en iyi şeydir, ve ortaklık çoğu kişi için dokunmak demektir: elinizin bie başkasının eline dokunuşu, birlikte yapılan iş, birlikte çekilen kızak, birlikte edilen dans, beraber dünyaya getirilen çocuk. Biz sadece tek bir vücuda ve iki ele sahibiz. Bir çember oluşturabiliriz, ama bir çember olamayız. Çember, gerçek toplum, tekil vücutlardan ve tekil ruhlardan oluşur. Aksi halde tam anlamıyla oluşamaz. Nesneleşmiş, nicelleşmiş kişilerden oluşan, gerçek toplumun gerçek cemaatin sadece mekanik cansız bir taklidir-bir toplumsal sınıf, bir ulus devlet, bir ordu, bir anonim şirket, bir iktidar bloku gibi. Bu yönde hiç umut yok. Sonuna kadar tükettik. Ben, gerçekten Bayan Brown’dan başka yerde umut göremiyorum.

            Bu günlerde çoğumuz pek az umutla yetinebiliyoruz,fakat ben sizlerin okur olarak bizim eserlerimizden umut isteme hakkına- kesinlikle talep etme değil, sadece isteme hakkına- sahip olduğunuzu düşünüyorum.Bu umudu bilimden isteyemeyiz.Bilim umut işi değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır.”

 
Leave a comment

Posted by on August 25, 2011 in hayvan edebiyatı

 

Çorum halk oyunları “çekirge”

Rahmetli babannemin en sevdiği türkülerden biriydi.sözleri şöyledir:

“Çekirgeyi hayladılar yazıya.
Ot kalmadı koyun ile kuzuya
Eğri butlu sivri butlu çekirge
Malımın ortağı mısın çekirge?
Canımın ortağı mısın  çekirge?
Çekirgenin ayağında lalini (nalını)
Bende sandım kaymakamın gelini
Eğri butlu sivri butlu çekirge
Malımın ortağı mısın çekirge?
Canımın ortağı mısın çekirge?”

Tam Çorum şivesine uygun olarak türkünün söylendiği bir gösteri bulamadım, sizleri en popüler iki örnekle ağırlıyorum.

 

 

 
Leave a comment

Posted by on August 22, 2011 in hayvan şarkıları

 

Doktor Amca’nın Maceraları / Hugh Lofting

 

 

 

Kapak resmindekiler, Dr. Dolittle, Papağan Polenezya, Köpek Jip, Maymun Şi Şi

 

 

 

 

 

Hayvanlarla konuşabilen bir doktor’un maceralarının anlatıldığı bu kitap, olağanüstüdür, büyüleyicidir. Ben bu kitabı 1975 yılı Şubat tatilinde karne paramla almıştım.Yalnızca ilk bölümü hiçbir şey eklemeden yazmak istiyorum.

                                               BİRİNCİ BÖLÜM

                                                      —- 1 ——

 Evvel zaman içinde, yıllarca önce daha büyük babalarımız küçücük birer çocukken İngiltere’de Dolittle adında bir doktor yaşıyordu. Oturduğu kasabanın ismi Pudlebi idi. Kasabada genç, ihtiyar herkes doktoru tanıyordu. Ne zaman adam silindir şapkasını giyip sokağa çıksa herkes, “Doktor gidiyor işte..Çok akıllı bir adamdır o..” diyorlardı. Köpeklerle çocuklar da hemen adamcağızın peşine takılıyorlardı. Hatta kulelerin üstüne tüneyen kargalar bile bağırıp başlarını sallıyorlardı.

    Doktorun oturduğu küçük ev kasabanın eteklerindeydi. Fakat bu küçük evin bir hayli büyük bir bahçesi vardı. Adamın kız kardeşi Sarah Dolittle ev işlerine bakıyordu. Fakat bahçeyle sadece doktor ilgileniyordu. Dolittle hayvanlara da çok düşkündü. Bu yüzden de evinde cins cins hayvanlar besliyordu. Bahçesindeki havuzda yüzen balıklardan başka  kilerde tavşanlar, piyanonun içinde beyaz fareler, çamaşır dolabında bir sincap ve mahzende de bir kirpi vardı. Bunlardan başka doktor yeni yavrulamış bir inek, yirmibeş yaşına gelmiş ve bacağı sakat bir at, tavuk, güvercin, iki kuzu ve daha bir sürü hayvanı da besliyordu. Yalnız en sevdiği hayvanlar Jip adındaki köpek, Gub Gub ismindeki yavru domuz, Polenezya adındaki Papağan ve Tu Tu ismindeki baykuştu.

    Doktorun kardeşi bu hayvanlar yüzünden sinirlenip söyleniyor, evi derli toplu tutamadığından şikayet ediyordu. Bir gün romatizmalı ihtiyar bir kadın doktoru görmeğe geldi. Yanlışlıkla da kirpinin oturduğu divana oturdu. Bir daha da kadın Dolittle’in evine uğramadı. Her cumartesi çok uzaktaki başka doktora gitmeğe başladı.

    O vakit Sarah Dolittle ağabeysine,

– ” Evde bu hayvanları tuttukça sana hasta  geleceğini mi sanıyorsun John?” dedi. ” Bekleme odasını fare ve kirpilerle  dolduran bir doktora kim güvenir? Bu hayvanların kaçırdığı dördüncü hasta oldu. Ne jenkins ne de rahip sana uğramıyorlar. Çok hastalansalar bile buraya gelmeyeceklerine yemin ettiler. Gün geçtikçe fakirleşiyoruz. Böyle devam edersen iyi aileler seninle ilgilerini kesecekler.”

    Doktor durakladı.

– ” Fakat ben hayvanları ‘iyi aileler’den daha fazla seviyorum.

– ” Saçmalıyorsun !” diye bağırarak odadan çıktı kardeşi.

    Böylece aradan zaman geçti. Doktor yeni yeni hayvanlar bulup eve alıyordu. Hastaları da gitgide azalmıştı. Nihayet geriye hiç hasta kalmadı. Sadece Ciğerci vardı. O da hayvanlara aldırmıyordu zaten. Fakat Ciğercinin pek parası yoktu. Hem kendisi yılda bir kere ve sadece Noelde hastalanıyordu. O vakit de doktordan bir şişe şurup alıp bir kaç kuruş veriyordu.

    Yılda bir kaç kuruşla yaşamaya imkan yoktu. O eski devirde bile imkansızdı bu. Doktorun biraz birikmiş parası vardı. O da olmasaydı kimbilir ne hallere düşecekti adamcağız? Bu arada Dolittle durmadan evine hayvanlar alıyordu. Bunları beslemek de epey masraflıydı tabii. Böylece doktorun biriktirdiği para da azaldıkça azalıyordu.

    Nihayet doktor piyanosunu da sattı. Fareleri yazı masasının bir gözüne yerleştirdi. fakat eline geçen para da bitti. Bu sefer adamcağız Pazar günleri giydiği kahverengi elbisesini sattı. Gitgide fakirleşiyordu o.

    Artık sokağa çıkıp başında silindir şapkasıyla dolaşırken onu görenler birbirlerine,

– ” Doktor Dolittle gidiyor!” diyorlardı. ” Vaktiyle Batının en tanınmış doktoruydu. Ama şimdiki haline bak. Hiç parası yok. Çorapları da delik içinde.”

    Fakat köpekler, kediler ve çocuklar zengin olduğu zamanlardaki gibi hâlâ doktorun peşinden gidiyorlardı.

 
Leave a comment

Posted by on August 21, 2011 in hayvan edebiyatı